bir tereddüdün romanı

May 27, 2013 10:57 pm
milenadegilim:

Sabaha karşı oturup ağladınızAma mesela şimdi benNe aradığımı bilmiyorumSabaha karşı oturup ağladınızÇünki sizin aşkınız vardıKurumuş çiçekleriniz vardıAşina yıldızınız gökteOturup çok çok ağladınızAğlayıp iyi ettinizSize imreniyorum çünkiÇünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımdaÇünki yalnızlığımda öyle güzelimÜç beş kalem insan gelip geçtilerBenim aradığımı bulup geçtilerBiliyorsunuz bu dünya bana yetmezBiliyorsunuz bütün kapıları omuzladımKimini açtım kimini açamadımBütün gemileri dolaştım limanlardaHepsi rıhtımlara bağlıydılarBütün adalar vakti yitiktiSabaha karşı oturup ağladınızÇünki siz bulup da yitirdinizBen yitirmem bir bulsamBüyük kayaları üst üste korumAma biliyorsunuz her şey gelip geçicekSüslü kadınlar gibi oymalı arabalardaİki vakit arasında sessiz bir çiçekBir dökülecek bir açacakSonunda cılız köprülerin öte başındaBir benim bulamadığım kalacakSabaha karşı oturup ağladınızAma mesela şimdi benNe aradığımı bilmiyorum.
Turgut UYAR (Varlık,s.407, 1 Haziran 1954, s.12)

milenadegilim:

Sabaha karşı oturup ağladınız
Ama mesela şimdi ben
Ne aradığımı bilmiyorum

Sabaha karşı oturup ağladınız
Çünki sizin aşkınız vardı
Kurumuş çiçekleriniz vardı
Aşina yıldızınız gökte
Oturup çok çok ağladınız
Ağlayıp iyi ettiniz
Size imreniyorum çünki
Çünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımda
Çünki yalnızlığımda öyle güzelim

Üç beş kalem insan gelip geçtiler
Benim aradığımı bulup geçtiler
Biliyorsunuz bu dünya bana yetmez
Biliyorsunuz bütün kapıları omuzladım
Kimini açtım kimini açamadım
Bütün gemileri dolaştım limanlarda
Hepsi rıhtımlara bağlıydılar
Bütün adalar vakti yitikti
Sabaha karşı oturup ağladınız
Çünki siz bulup da yitirdiniz

Ben yitirmem bir bulsam
Büyük kayaları üst üste korum
Ama biliyorsunuz her şey gelip geçicek
Süslü kadınlar gibi oymalı arabalarda
İki vakit arasında sessiz bir çiçek
Bir dökülecek bir açacak
Sonunda cılız köprülerin öte başında
Bir benim bulamadığım kalacak

Sabaha karşı oturup ağladınız
Ama mesela şimdi ben
Ne aradığımı bilmiyorum.


Turgut UYAR (Varlık,s.407, 1 Haziran 1954, s.12)

April 30, 2013 7:38 pm

 

Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın. 

Ali nihayet iş bulmuştu.Bir haftadır fabrikaya gidiyordu.Anasımemnundu. Namazını kılmış,duasını yapmıştı.İçindeki CenabıHak’la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu,geniş vücuduve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrikpilleri,ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizelmotoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi. 

Halıcıoğlu’ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış,bir horozvekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti. 

Ali nihayet uyandı.Anasını kucakladı.Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti.Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı.Yataktan bir hamlede fırlayan opluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kızkahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler.Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri,içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar. 

Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı. 

Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler. 

Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir.Onun ustası İstanbul’da bir tek elektrikçi idi.Bir Alman’dı.Ali’yi çok severdi. 

İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti.Kendi kadar usta ve 
becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda,yani gençlikte idi.

Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi. 

Anası: 
-Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma! 
Ali: 
-Allah affeder ana, dedi. 
Sonra saf, masum sordu: 
-Allah hiç gülmez mi? 

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar. 

Anası sabah namazı okunurken Ali’yi uyandırdı. 
Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku,buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. 

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu. 

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş. 
Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü,camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir 
sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi.Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi. 

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. 
Sarıldı.Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı.Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı,yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı? 
Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç 
değildi. 

Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yol-
landı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi. 
Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız,biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey 
değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar… 
Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. 
Fakat ağlayamadı. 
Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler.O, yemek masasının 
muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı.Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı. 

Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer. 
Kış Haliç etrafında İstanbul’dakinden daha sert,daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler;mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarınıvererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi. 

Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen 
fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi. 

Sait Faik Abasıyanık

 

Semaver

April 9, 2013 1:53 am
  • Cemal Süreya :
  • ''Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
  • Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını”
  • Hilmi Yavuz:
  • “Hüzün ki en çok yakışandır bize
  • Belki de en çok anladığımız”
  • Özdemir Asaf:
  • “Yüzümde hüzünden gölgeler varsa,
  • O hüzün yüzündendir olsa olsa.”
  • Edip Cansever:
  • “Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
  • O kadar çabuk
  • O kadar kısa
  • İşte o kadar.”
  • Edip Cansever:
  • “Bir hüzün kaç kişinin hüznü olurdu
  • Çıkarsak toplamak yerine”
  • Edip Cansever :
  • “Hüzün baş duygumuzdu.
  • Yaz günleri sahici denizler, sahici kıyılar olurdu.
  • Ama bizim sığınağımız sonbahardı,
  • Cam önleriydi sokağa bakan.”
  • Turgut Uyar:
  • “Sonbahar geldi hüzün
  • Kış geldi kara hüzün”
  • Cahit Zarifoğlu:
  • “Eyvah hüzün bu
  • Eyvah hüzün yine
  • Çatında alnımın”
  • İlhami Çiçek:
  • “Hüzün
  • Yalındır - dağdan
  • Aparılmış kar topakları gibi”
  • İlhami Çiçek:
  • “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın
  • Hüzün öylece orta yerdedir”
  • Furuğ Ferruhzad:
  • “Bir el, yüreğimin sessizliğine
  • Hüzün tohumları ekiyor.”
March 26, 2013 7:58 pm

Beni yüzüstü gömün. Çünkü yeterince gördüm!

Hakan GÜNDAY 

March 18, 2013 10:29 pm
incesra:

37 Benim.

incesra:

37
Benim.

March 12, 2013 9:04 pm March 1, 2013 7:26 pm

felastene:

Israeli soldiers detain a Palestinian protester during clashes in the old city of Hebron on March 1, 2013 following a protest demanding the reopening of Shuhada Street, the one-time heart of the city. Flanked by a handful of Jewish settlement enclaves, the Shuhada Street was partially closed off in 1994 after local settler Baruch Goldstein opened fire on Muslim worshippers at the city’s Al-Ibrahimi mosque, killing 29 of them.

(via felastene-deactivated20130602)

7:25 pm February 25, 2013 8:06 pm
default album art record default album art default album art CD reflection
  • 49 Plays

sairceketli:

sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

February 12, 2013 12:56 pm

 Dünle beraber gitti cancağızım  ne kadar söz varsa düne ait simdi yeni seyler soylemek lazım